Konu içeriği: Çark-ı Devran
Ah! yaralı ırmağım, kanadı kırık turnam, göğsümüze kenetlenmiş hasret…Bir hasret ki yakıcılığı dayanılmaz. Ayrılık kaderimizdir belki…Neylersinki kimine bir dağbaşı ıssızlığı, kimine ağlamaklı bir ses ödünç verilmiş… Bilinsinki, diyemediklerimizin, söyleyemediklerimizin, sessizliği; söyleyeceklerimizin olmamasından değildir! Ve bunun içindir ki, dilsizler gibi yalnız yüreğimızle konuşuruz. Kurdun ...
Ah! yaralı ırmağım, kanadı kırık turnam, göğsümüze kenetlenmiş hasret…Bir hasret ki yakıcılığı dayanılmaz. Ayrılık kaderimizdir belki…Neylersinki kimine bir dağbaşı ıssızlığı, kimine ağlamaklı bir ses ödünç verilmiş… Bilinsinki, diyemediklerimizin, söyleyemediklerimizin, sessizliği; söyleyeceklerimizin olmamasından değildir! Ve bunun içindir ki, dilsizler gibi yalnız yüreğimızle konuşuruz. Kurdun kuşun konuştuğu yerde… uğursuzun puştun konuştuğu yerde… Hep biz susarız...
Ali Haydar son kafileden işçi olarak gelmişti, Hollanda’nın Nijmegen kentindeki dünyanın en büyük Transformotor üreten SMİT fabrikasına. Bir aylık deneme sürecinden sonra, çelik sac kesen koca bir makinanın başına vermişlerdi.
Bir yıldır o makinanın başındaydı, makinanın başına geçtimiydi bambaşka bir insan olup çıkıverirdi. Dalar giderdi gözleri, dönen çarklar makine gürültüleri çağrışımlara sürüklerdi onu. Karısı, çocukları, anası, babası, kıraç tarlaları gelirdi gözlerinin önüne, köyünü anımsardı ve toprak özlemi tüterdi gözlerinde buram buram. Karısından, çocuklarından, ana – babasından ayrılmak koyuyordu Ama neylersinki aç karınlada durulmuyordu köylük yerde. Köyünü düşünürdü Ali Haydar, düşüncelerinin derinliklerinde yitip giderdi her akşam. Daha köyündeyken tarifsiz bir acı çökmüştü içine.
Verimli tarlası hiç olmamıştı Ali Haydar’ın. Bir kaç susuz kıraç tarladan başka, onlarında toprağı kupkuru çöl gibi verimsizdi. Kezban ananın fistanı gibi yırtık pırtık, çizgi çizgi… İbram babanın cepleri gibi delik delik, pantolonu gibi yama yamaydı… hayalinde hep üç beş kuruş biriktirip, yeni bir kumaş parçası alır gibi, bir toprak parçası almaktı köyünde, böylelikle anasının babasının dileğini yerine getirmekti.
Babasını anımsadı Ali Haydar, gözleri buğulandı, dudakları titreyerek ‘’’Verimsiz toprakla boğuşmak zor’’ dedi kendi kendine. Üretimliğin gürültüsü arasında babasının o ezik sesi doluverdi kulaklarına: ‘’Allah ne zaman güldürecek yüzümüzü Ali Haydar oğul, belimizi nasıl doğrultacağız bu toprağınan. Bu dünya arsızın, hırsızın dünyası oğul…Çalmadan, çırpmadan rahat yaşamanın şimdilik hiç bir kitapta yeri yoktur’’…
Oğul ki, tepeden tırnağa özlem, bilinmeyen diyarlarda kimsesiz… dilini bilmediği yerlerde dilsiz, baştan başa sükut… Sancı dolu, acı dolu, keder dolu bir kısık feryat… Oğul gurbet pazarlarında göçmen, emeği satılan işçi…Dönüşü olmayan sürğün…
Sonra anasının solgun yüz çizgileri dürümleşti gözlerinin önünde. Arada bir o yanık sesiyle mırıldandığı türkü mü, ağıt mı pek ayrımsayamadığı yürek delici sözlerini ve ardını dönüp yazmasıyla gizli gizli sildiği gözyaşlarını anımsadı.
Ana ki baştan ayağa sükut… Ana sır dolu diyardı. Ana ki sapsarı, gözlerinin bile suyu çekilmiş. Gözlerinin yatakları mosmor, göz çukurları derin derin… Konuş ana, konuş n’olur. Kerpiç damın yıkık duvarı gibi susma… Göçmen kuşların dilinden bir sen anlarsın. Bir sen anlarsın türkülerin, ağıtların dilinden, garibin, gurbetin, halinden. Say ki güneşi doğmayan, insanları buz gibi bir ülkeden geliyorum. İklimine ihtiyacım var, gönlünün sıcak yerlerine al beni. Yüreğinin ince tüllerine sar üşüyorum. Yağmur gibi düşüyorum sokaklara her gece. Soluğum dumanlı soğuk bir kış mevsimi. Ayak izlerimle kirletiyorum düşlerimin en beyaz yerini. Duyuyor musun beni ana… İçindekileri söyle de üz beni, ki, içimdeki hasretler kanasın, kapanmadan uğurum düşeyim yolara…Dikenli teller var aramızda ana, koca koca dağlar... yoksulluk var aramızda, kahrolası ayrılık var biliyorum. Ama tükenmemiş acı, küllenmemiş kahır mı var ana… Tanrı kuluna ne verirde götürmez….Bu günlerde geçer elbet, biter kahrolası hasret, yeni bir hayata başlarız. Sürü sürü hayvanlarımız, tarlalarımız, bağlarımız olur. Çok yoksulluk çektik ana, aç kaldık, çıplak kaldık… Halimizi kimseye anlatamadık…
Anasının ne öfke izi vardı yüzünde, ne de sevinç, yalnızca anadolu kadınının yarı çekingen yarı kaygılı yüz titreşimleri büyüdü bakışlarında, ezilmişliğin, çaresizliğin, çileli bir yaşamın izleriydi bunlar… Dingindi ama gözleri çok uzaklarda bir noktaya çakılmış gibi bakıyordu ona, tedirgin miydi? Umutsuz muydu? Belirsizdi, yüz çizgilerinin sır vermez bir yapısı vardı. Ama yinede acı bir titremeye duruvermişcesine dalgalanıverdi sesi, ‘’Gel gitme oğul yaban elere, hayat ağırdır oğul, hayat karadağ kadar ağır. Belki daha da ağırdır yaban el…
Karadağın ağırlığını taşıyabilmek için dinç ve sağlam omuzlara gerek var, bizim zayıf ve güçsüz omuzlarımız taşır mı? bu koca dağı, bu koca hasreti… Gel gitme oğul… Seni görmeden ölürsem eğer gözlerim açık gider, yaşlı yüreğim dayanmaz hasretne.